ATP'de TENİSİN ALTIN ÇAĞ(I)
Çoğu kişi tarafından erkeklerde tenisin 'Altın Çağını yaşıyoruz' diyerek nitelendirildiği bir dönemde, ATP Londra erkekler sezon sonu turnuvası geçtiğimiz pazar günü Federer'in zaferiyle sonuçlandı ve Davis Cup final mücadeleleri haricinde 2011 takviminde geriye herhangi bir organizasyon kalmadı. 2011'den akılda kalan önemli anları ve olayları kısaca tekrar gözümüzün önünden geçirmek istersek;
En iyi galibiyet yüzdesi: Novak Djokovic. Sezona fırtına gibi başlayan Djokovic, Roland Garros yarı final'lerinde Federer ile olan maçına dek, tenisi tam anlamıyla domine etti. Nadal gibi bir savaşçıyı toprak zemin dahil olmak üzere 2'si Grand Slam (Wimbledon ve Amerika Açık), üst üste 6 final'de yenmesi bunun en büyük örneği diyebiliriz. Sezon boyunca yaptığı 76 resmi maçta aldığı 70 galibiyetle tarihin en başarılı (Galibiyet/Mağlubiyet) istatistiklerinden birisine imza atmış oldu.
1. John McEnroe (1984) G-M: 82-3 = 96.47%
2. Jimmy Connors (1974) G-M: 93-4 = 95.88%
3. Roger Federer (2005) G-M: 81-4 = 95.29%
4. Roger Federer (2006) G-M: 92-5 = 94.85%
5. Novak Djokovic (2011) G-M: 70-6 = 92.10%
Roland Garros'un kralı: Rafael Nadal. Bu sene kariyerinde 6. defa Roland Garros'u kazanması 2011 Nadal için pek de verimli bir sene oldu diyemeyiz. Toplamda 10 Grand Slam şampiyonluğu bulunan raketin hedefi, uzun vadede bu sayıyı arttırmak. Fakat Djokovic'in inanılmaz performansı buna bu sene olduğu gibi gelecekte de en büyük engel gibi gözüküyor. Tıpkı Nadal'ın bir zamanlar Federer'in karşısına çıkıp, Federer'in olası Grand Slam zaferlerini elinden aldığı gibi.
Uzakdoğu ve Asya turu fatihi: Andy Murray. Belki de Grand Slam kazanmak dışında en büyük arzusu bunun Wimbledon'da olması baskısıyla ümitlerini yine gelecek seneye taşıyan Murray, sezonun sonuna doğru Asya ayağında üst üste 3 turnuva'yı zaferle kapatarak (Bangkok-Tokyo-Shangai), sıralamada Federer'i geçip (bir süreliğine de olsa) 3. sıraya yükselme başarısını gösterdi.
En orijinal ve heyecan veren tenis: Jo-Wilfried Tsonga. Tsonga için 2011'deki en önemli anlar, sonucunda mutlu-mutsuz ayrımı yapmaksızın, çoğunlukla filenin diğer tarafında Federer dururken yaşandı dersek yanlış olmaz sanırım. Wimbledon'da setlerde 0-2 yenik durumdan Federer'e karşı aldığı 3-2'lik galibiyet (ki bu Federer'in kariyerinde 2-0 öndeyken maçı verdiği sadece 2. karşılaşmaydı, ilki ise 2005 yılında Houston'daki ATP sezon sonu finalinde Nalbandian'a karşı yaşanmıştı) ve buna karşın Paris Masters finali ve Londra sezon sonu turnuvalarında (önce grup ilk maçı, sonra ise finalde) Federer'e karşı bir türlü galibiyet sevincini tadamaması Tsonga için sezonun özetiydi diyebiliriz.
Her zaman 'Majesteleri', Roger Federer. Aslında söylenecek çok fazla bir şey yok. Rakamlar kendisini yeterince anlatıyor zaten. Londra'yla birlikte kariyerindeki 100. ATP finalini (ve sonucunda kazanılan 70 turnuva) oynayan Federer, 2011'de Grand Slam kazanamamasına rağmen sezonu yine tenis severlerin gönlündeki tenisçi olarak bitirmeyi başardı. Djokovic, Nadal, Murray sezonun son aylarında birer birer sakatlık ve yorgunluklara yenik düşerken, Federer kapalı salonlarda art arda 3 turnuva kazandı (Basel-Paris-Londra). Bir atlet düşünün ki kariyerindeki 1.000'e yakın profesyonel maçta ne bir turnuva organizasyonu ortasında, ne de bir maç sırasında sakatlığı sebebiyle müsabakadan çekilmemiş bir sporcu duruşu. Bunun yanı sıra inanılmaz centilmen ve tenis estetiği içersinde bütün kavramları teknik olarak taşıyan, tenisin göz zevkine hitap eden bir şampiyon. Dolayısıyla 2011'de şapkalarımız Majesteleri Roger Federer için çıkıyor.
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.