Travma
Türk futbolu 2 haftadan fazla bir süredir tarihi bir süreçten geçiyor. Aralarında kulüp başkanları, yöneticileri, teknik direktörler ve futbolcuların olduğu birçok isim şike ve teşvik iddiaları ile (ve başka iddialar ile) gözaltına alındı, bir kısmı tutuklu yargılanacak, bir kısmı tutuksuz...
Ortada çok iddia var, gazetelerde her gün yeni şeyler yazıyor. Ortada hala bazı belirsizlikler varken bu konudan fazla söz etmek istemiyorum. Ancak kafamı daha ilk günden beri meşgul eden şeyler var.
Yıllardır yazılı veya görsel basında çalışıyorum. Bazı maçlarda “bir şeyler olduğu” haberleri hep kulaktan kulağa yayılırdı. Hatta bazı maçlardan bizzat izlerken bile şüphelenirdik. Ama ortaya bir şey konamazdı. İspatı olmadan bir şeyler söylemek, sahaya çıkıp ter döken futbolculara, teknik adamlara büyük haksızlık olurdu.
Şimdi farklı bir durumla karşı karşıyayız. İstanbul Emniyet Müdürlüğü 6 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada “delillendirilmeden” bahsetti. 19 maçta “şike ve teşvik faaliyetlerinin gerçekleştirildiğinin tespit edildiği”ni açıkladı. Bu cümleyi son iki haftada çok sık duydunuz ama tekrarlamak gerekiyor, son sözü adalet söyleyecek. Şu an suçlu gibi gördüğümüz insanlar serbest kalacak veya henüz hakkında hiçbir şey söylenmemiş kişiler suçlu ilan edilecek. Bunu şu anda bilmemiz mümkün değil. Ama bundan sonra istenirse delil elde edilebileceği bir sürece girmiş olmanın farkına varmalıyız.
Asıl söylemek istediğim şey de bu değil esasında. Söylemek istediğim şey, oyunun şekliyle ilgili. Tam anlamıyla romantik bir futbol izleyicisi olmamakla beraber çoğu zaman futbola sadece futbol olduğu için baktım (Bu noktada araya hep bu tip durumlarda söylenen bir başka klişe koymak lazım: Futbol asla sadece futbol değildir!) Benim için sahada iyi, kötü, çirkin ne varsa futbolun içinde oldu. Güzel bir gol, güzel bir hareket neyse rakibi sakatlayan bir tekme de aynı benim için. Futbol, iyi ve kötü bütün unsurların bir araya gelmesiyle futboldur benim için.
Ve futbol, bir beceri oyunudur, o beceriler bizi bu büyülü oyuna bağlar. Messi, Ronaldo, Rooney, Arda, Alex, Quaresma, Nuri, Mesut ve daha birçok becerikli oyuncuyu izleriz büyülenmiş bir şekilde. Bundan keyif alırız, bununla futbolun tadına varırız. Ve aynı zamanda futbol, bir hatalar oyunudur. Hatalar olmasa futboldan istediğimiz tadı alamayız. Herkes bu oyunu mükemmel oynasaydı, futbol bize gerçekçi bir tad vermezdi.
Şu son olaylarla birlikte hangi takımın taraftarı olursak olalım, bir travma geçiriyoruz. Bir futbol travması... Şu ana kadar bildiğimiz, tanıdığımız herşey yabancılaştı sanki. Kolay geçecek bir travma değil bu. Ve bu travmayla birlikte, futbolda hatalar masumiyetini kaybetti.
Düşünün, artık bir kaleci hata yaptığında “Aaaa, ne komik gol yedi, böyle gol yenir mi?” mi diyeceğiz, yoksa “Bu nasıl gol yemek ya, bunun altında bir iş mi var acaba?” mı diyeceğiz? Bir forvet oyuncusu 1 metreden gol kaçırınca kahkalarla gülecek miyiz, yoksa “Bu adam bunu nasıl kaçırır, yoksa atmak istemedi mi?” diyeceğiz?
Kesin olan bir şey var: Bu travmayı atlatana kadar hatalar eskisi kadar masum olmayacak. Bu travmayı atlatmak için öncelikle adalete, sonra da federasyonun adaletine güvenmeliyiz. Bu işler tamamen bittiğinde hatalar eski masumiyetine ulaşacak. Bu işin sonunda birileri mutlaka üzülecek. Bunun kimler olduğunu şu anda bilemiyoruz. Ama bildiğimiz tek şey, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.