Bir Beşiktaşlı altmış yaşını görmeyebilir ama…
Trabzonspor karşısındaki oyunda, Ekrem dışındaki tüm oyuncular ve Carvalhal izleyenlere öyle umut verdi ki Maccabi maçını televizyon karşısında rahat rahat izleyeceğimi düşünüyordum. Maccabi Tel Aviv’in yetenekten uzak ama hırs ve eforla geliştirdiği ataklarıyla, uzattığım ayaklarımı toplayıp maçı “Acaba yine mi?’’ sorusuyla izlemeye başladım. İlk yarının sonunda, sol açıkta ne aradığını merak ettiğim Ernst, Quaresma’ya öyle bir pas verdi ki aldığı futbol eğitiminin, işinin hakkını vermek kuralı üzerine kurulu olduğunu bir kez daha kanıtladı...
Ernst’in pasını örnek bir voleyle kaleye gönderen Quaresma devre arasında özgüvenimizi geri getirdi. Hele ikinci yarının başında Toraman’ın attığı kafa golüyle iyice gevşedik. Anlaşılan fazla şımarmışız; kader bize 2-0’dan sonra 2-2’yi gösterip unuttuğumuz kimliğimizi hatırlattı. Ucu ucuna kaybedilen puanlar sonrasında takındığımız tavra kendimizi hazırlarken Mourinho’nun ‘bencil’ çocuğu “yeter artık’’ dedi. Bundan sonra Quaresma’nın pas vermediği anlarda kendisinin bencil olduğunu değil, etrafındakilerin becerisinden şüphe ettiğini düşüneceğim. Ya da en azından pas vermek yerine, üç oyuncuyu çalımlayıp dördüncünün refakatinde gol vuruşu yapmış olması bu maç unutulana kadar böyle düşündürecek.
Yine bir maçta cenneti de, cehennemi de gördük ve neyse ki sonunda cehennemden kurtulduk. Boşuna dememişler bir Beşiktaşlı altmışını görmez diye, ama bu maça bakarsak bir Beşiktaşlının iki altmışlık yaşamadığını da kimse söyleyemez.
Nobre’ye methiye
Şifo ortalar Nouma ölümüne kafaya çıkar; kahraman olur. Böyle şeyler söz konusu Beşiktaş olunca çok ender olur. Çünkü sonrası şöyle gelişmiştir: Nobre bekler, bekler, bekler. Bir Allah’ın kulu top atmaz; sonunda gider. Quaresma ortalar, ortalar, ortalar… Almeida hiç üstüne alınmaz.
Bırakın sahada olmayı, kulüpte bile olmayan bir oyuncunun övgüyü hak edebileceği bir maç izleyeceğimizi düşünemezdim. Almeida dün gece sadece Beşiktaşlıları değil, futbolun topu kaleye sokma işi olduğunu bilen herkesi öylesine çıldırttı ki, yaptıklarına karşılık olarak o bölgenin kendinden önceki sahibini hatırlamak ve hatırlatmak (maç İnönü’de oynansaydı Beşiktaş taraftarı da muhtemelen aynı şeyi yapardı) herhalde en güzel eleştiri olacaktır: Nobre. Dün gece anladık ki aslında Nobre’nin tek eksiği Quaresma’ymış. Ne kötüdür ki kader onları birbirine rakip yaptı ve Nobre’nin kıymetini anlamak için yokluğunu görmek zorunda kaldık.
Carvalhal
Trabzonspor maçındaki anlayışı, bu maçta da sahaya yansıtmak istedi ancak oyuncuların Trabzonspor maçında gösterdiği konsantrasyonun belki yarısını görebildik dün gece sahada. Demek ki rakibin büyüklüğüne göre performans göstermek sadece Türk oyuncuların değil, yabancıların da huyuymuş. Yenilen ilk gol, ancak uyku sersemiyken yapılacak hataların doğurduğu türden bir kazaydı. Ancak Türkiye’ye geldiği ilk günden beri kendini öğrenen ve takımını tanımaya çalışan Carvalhal’in işini ciddiye aldığını ve gol yeme pahasına risk alabildiğini dün bir kez daha gördük. Galibiyeti getiren golde rakip ceza sahası etrafında altı Beşiktaşlı oyuncu vardı.
Poposunu dinlendiren adam
Quarasma’nın üç oyuncuyu çalımlayıp harika bir gol attığı pozisyonda, sahalarda ilk kez gördüğümüz ve adına olsa olsa “popo dinlendirme hareketi’’ diyebileceğimiz bir egzersize başvuran Maccabi’li oyuncu, bu hareketi sayesinde aynı pozisyonda çalım yiyen dördüncü oyuncu olmaktan kurtuldu.
Seni unutmayacağız!
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.