7.7.7
Tarih: 7 Temmuz 1962
Saat: 20.30
Londra’nın en görkemli restoranlarından birinde, iki yaşlı adam karşılıklı oturuyor. Yılda sadece bir kez, hep aynı günde aynı saatte buluştukları için konuşacak fazlaca şeyleri var. “Karının rahatsız olduğunu duydum, nasıl oldu?” diye soruyor biri diğerine, “Ağır bir hastalık geçiriyor. Ama tanrıdan ümit kesilmez, bekliyoruz. Aslında bu gece de yanında olmam lazımdı ama buraya gelmemi en çok o istedi.” cevabını alıyor...
İki eski dost, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet ediyorlar ve her seferinde olduğu gibi birbirlerine sarılarak ayrılıyorlar. Yaklaşık 37 senedir yapıyorlar bunu.
Önce Harold Abrahams çıkıyor binadan. Yoldan geçen ilk taksiyi çeviriyor ve doğruca evine gidiyor. Hasta eşinin ona fazlasıyla ihtiyacı var. Zaten 63 yıllık hayatını iki şeye adadığını her seferinde gururla anlatıyor; atletizm ve karısı. 1924 yılında, tüm dünyanın gözü önünde Amerikalı favorileri mağlup ettiği yarışı ve bir de karısını ilk defa yemeğe çıkmaya ikna ettiği akşamı unutamıyor.
Harold Abrahams… Bedford’da, Polonya göçmeni Yahudi bir baba ve Galler göçmeni bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu yıl, 14 yaş büyük olan abisi Sidney, uzun atlamada ilk bölgesel şampiyonluğunu kazanmıştı. Akşam eve geldiğinde, altın madalyasını henüz üç aylık olan kardeşinin yatağının altına sakladı. Küçük Harold’un kendisine uğur getirdiğine inanıyordu. Haksız da sayılmazdı; o güne kadar derslerinde başarısız, sporcu olma hayaliyle yanıp tutuşan Sidney, kardeşinin dünyaya gelmesiyle bir başka motive olmuştu. Baba bu durumu her seferinde, “Bizim ufaklık galiba artık adam olduğunu hissediyor.” diye açıklıyordu. Sidney, o günden sonra kazandığı bütün madalyaları kardeşine hediye etti. İki olimpiyata katılmasına ve çok istemesine rağmen oralardan madalyayla dönemedi ama evde abisinin dönüşünü bekleyen küçük Harold’a, olimpiyatın ne demek olduğunu, orada bulunmanın ne büyük bir şeref olduğunu anlattı hep...
Harold, en büyük hobisi koşmak olan bir çocuk olarak büyüdü. Abisine oranla daha zayıf ama çok daha çevikti. Abisinden farklı olarak, tanrı vergisi bir hırsı ve kazanma arzusu da vardı. Bir gün babasıyla beraber abisinin okul yarışlarını izlerken şöyle dedi: “Babacım koşmayı çok seviyorum. Ama istiyorum ki koştuğum yarışlar çabuk bitsin. Bitsin ki yeni bir yarışa girip yeniden birinci olayım.” Aceleci bir çocuktu, hemen sonuç almak istiyordu; bu yüzden atletizme ilk başladığı günlerden itibaren iyi bir sprinter olmanın hayaliyle büyüdü...
Ve bu hayal onu 1920 yılında Antwerp’de düzenlenen olimpiyatlara taşıdı. 100 ve 200 metrede elemeleri geçemezken, uzun atlamada yirminci, 4X100 metre bayrak yarışında da dördüncü oldu. Madalyayı kıl payı kaçırmıştı. İngiltere’ye döndüğünde ilk olarak abisi Sidney’in yanına gitti. Olimpiyatlarda boy göstermiş iki yetişkin sporcu olarak muhabbet ettiler bu kez. Harold orada söz verdi; olimpiyatlara bir daha gidecek ve bu sefer madalyayla dönecekti. Aynı yıl, Gonville and Caius College’da hukuk eğitimi almaya başladı. Okulun atletizm takımında da yarışıyordu. İyi bir sprinterdi, anlık olarak yüksek hızlara ulaşabiliyor ama devamlılık ve finiş konusunda zorlanıyordu. İşte o dönemlerde, bir arkadaşının vasıtasıyla, Sam Mussabini’yle tanıştı. Mussabini daha önce olimpiyatlarda yarışmış ve madalya kazanmış birçok sporcunun antrenörlüğünü yapmıştı. Sporcusunun anlık hareketlerinin fotoğraflarını çekmek ve üzerinde çalışmak gibi, döneminin çok ilerisinde teknikler uyguluyordu. Altı aylık çalışma boyunca Harold’un 100 metreye konsantre olmasını sağladı. Özellikle çıkış ve finiş tekniklerini geliştirmek için yoğun çaba harcadı. Harold sadece bir yıl içinde; çok hızlı koşan bir atletten, doğru koşan bir atlete dönüştü.
1924 yazı gelmişti. Paris’te düzenlenecek olimpiyatlarda ülkesini temsil edecek olan Harold Abrahams, Fransa’ya gidecek gemiye binmeden önce abisi Sidney’le buluştu. Abi kardeş uzun süre sohbet ettiler. Harold ayrılırken abisine dönüp şöyle dedi: “İçkileri hazırla. Dönüşte altın madalyama içeceğiz.” Harold kendisinden emindi ama karşısında o dönemde dünyanın en hızlı adamı olan ve bir önceki olimpiyatların altın madalyalı ismi Charlie Paddock vardı.
1924 yılının yedinci ayının yedinci gününde, saat akşam yedide, 100 metre finalinde sekiz sporcu yan yana dizildi. Harold Abrahams’ın sağında Charlie Paddock, iki solunda ise Arthur Porrit vardı.
Arthur Porrit... Yeni Zelanda’da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Tıp eğitimi aldığı sırada, üniversitenin atletizm takımında koşmaya başlamış ve kısa sürede ülkesinin en iyi sprinterlerinden biri olmuştu. Hiçbir zaman başa güreşmemiş ama centilmenliği ve beyefendiliği sayesinde zamanının en sevilen sporcularından biri olmuştu. 1924’de Varşova’da düzenlenen üniversitelerarası dünya şampiyonasında 100 ve 200 metreyi kolayca kazanmıştı. İlk kez olimpiyatlarda sahne alacaktı ve amacı, dünyanın merakla beklediği Abrahams-Paddock kapışması arasında kendisine bir yer bulmaktı...
Sadece 10,6 saniye sonra iki sporcu; Harold Abrahams ve Arthur Porrit, sprint yarışlarının o güne kadarki en büyük sürprizini gerçekleştirdi. Abrahams altına uzanırken, Yeni Zelanda’nın doktor sprinteri Porrit bronz madalya kazanıyordu. Paddock yarışı ancak beşinci bitirebilmişti. O güne kadar hiç tanışmamışlardı ama Abrahams’ı ilk tebrik eden Porrit oldu. Abrahams ertesi gün 4*100 bayrak yarışında bir de gümüş madalya kazandı. İngiltere’ye döndüğünde, söz verdiği üzere ilk olarak abisinin yanına gitti. İki kardeş bütün gece bu başarıyı kutladılar. Harold kazandığı altın madalyayı abisine hediye etti. Küçücük bir çocukken ilk kazandığı madalyayı küçük Harold’un yatağının altına saklayan Sidney, aynı şeyi kendisi, bu sefer bir olimpiyat madalyasıyla yaptı. 1957 yılında ölene kadar, kardeşinin altın madalyasını hep yatağının altında sakladı...
1924 yılının yedinci ayının, yedinci günü, saat yedide ölümsüz bir dostluk kurulmuştu. Olimpiyatların madalyalı iki ismi Abrahams ve Porrit o günden sonra hiç ayrılmadı. Birbirlerine söz verdiler; bu dostluğu anmak için her sene aynı tarihte buluşacaklardı. İkinci Dünya Savaşı dönemi haricinde sözlerini her sene tuttular. Her sene 7 Temmuz’da saat akşam 7’de buluştular...
Başa dönelim... Harold Abrahams, 1962 yılının 7 Temmuz akşamı, ebedi dostuyla buluşmuş olmanın mutluluğuyla döndü evine. Hastalığı yavaş yavaş ilerleyen karısının yanaklarına birer öpücük kondurdu ve kendi kendine şöyle dedi: “ Sybel... Bu günden sonra seninle beraber geçirdiğim her 7 Temmuz’u bana bahşedilmiş en büyük hediye olarak göreceğim. Lütfen beni bırakma...”
Sybel, kocasının 1963 yılında ebedi dostuyla buluşacağı yemekte giyeceği kıyafeti bile kendi elleriyle seçti ama 24 Haziran gecesi solunum yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu Son sözü de, “Sakın yemeğe gitmeyi ihmal etme!” oldu...
Abrahams ve Porrit o sene de buluştu... ve bir sonraki sene... ve bir sonrakinde de... Arthur Porrit, 1967’de kraliçe tarafından Yeni Zelanda valisi olarak atandı. Ama her sene 7 Temmuz günü geldiğinde, o gösterişli ve bol madalyalı elbiselerini bir kenara bıraktı ve Harold’la buluşmak için İngiltere’ye gitti. Son kez 1977 yılında buluştular...
Harold Abrahams, tarihin yetiştirdiği en önemli sprinterlerden biri olarak, 14 Ocak 1977’de aramızdan ayrıldı…
Arthur Porrit, 1994 yılında hayata gözlerini yumana kadar her sene 7 Temmuz’da saat 7’de kurdurdu masayı; bu sefer evinde. Karşısında Harold varmış gibi oturdu ve dostunun şerefine bir kadeh içmeye devam etti...
1924 yılında pistte başlayan dostluk bu iki dev adam, toprak oluncaya kadar devam etti...
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.