1. Facebook 752,513
  2. Twitter 1,224,708
Orkun Çolakoğlu

Dallas öğrenmişti, belki Lebron da öğrenir

Orkun Çolakoğlu · Tarih: 17 Haziran 2011

Çok değil, iki ay öncesine, Nisan’ın ortalarına dönelim. Play-off’lar başlarken, NBA çevrelerinin şampiyonluğu kazanabileceğine inandığı altı tane takım vardı: Doğu ve Batı birincileri Chicago ve San Antonio, son düzlüğü kötü geçseler de önceki yılın finalistleri olan LA Lakers ve Boston, ligin belki de en iyi iki oyuncusuna sahip olan Miami ve bir de Kendrick Perkins takası sornası bütün taşları yerine oturtmuş gibi gözüken, All-Star sonrası derecesi çok parlak Oklahoma City... Koyu Dallas taraftarları kendi aralarında ne konuşuyorlardı bilemiyorum ama Dallas’ı iki ay sonra David Stern’le birlikte podyumda yer alabilecek takımlar arasında görmüyordu. Aslında Mavericks Nowitzki’nin sakatlığı nedeniyle kaçırdığı dokuz maçlık bir periyot dışında sezonun büyük bölümünü gayet iyi geçirmişti ama play-off öncesindeki son bir ayda güçlü rakiplere karşı oynadıkları bütün ‘hedef’ maçlarda (ikişer kez Lakers ve Portland’a, birer kez de San Antonio ve Denver’a karşı) aldıkları yenilgiler son dört yılın kötü hatıralarıyla birleşince, o gün çıkıp “Dallas şampiyon olabilir” demek bolca romantizm istiyordu. Şampiyonluk bir kenara, tahmin yapanların neredeyse yarısı ilk turda Portland’ı geçemeyeceklerini düşünüyordu.
Portland serisinin dördüncü maçının bitiş kornasından sonra Dallas’ın o seriden bile çıkamayacağını düşünenler çoğunluk haline gelmiş olabilirdi. NBA tarihine geçen, bundan sonraki yıllarda ESPN Classic’te ya da NBA TV’nin “Greatest Games” kuşağında yer verilmeyi hakeden o maçta Dallas üçüncü periyotta 20 sayının üzerinde fark yakalamış ve seriyi 3-1’e getirmiş gibiydi ama Portland son çeyrekte, Hollywood senaristlerinin bile yazarken “Yahu bu kısım biraz abartı oldu” diyebileceği ve sakatlık dönüşü bir daha asla eskisi gibi olamayacağı söylenen Brandon Roy’un belki bir çeyrekliğine eski günlerinden ödünç aldığı bir performansla sürüklediği bir geri dönüşle maçı kazanıp seriyi 2-2’ye getirdi. 2006 NBA Finali’nde 2-0 öndeyken ve üçüncü maçın son 6 dakikasına 13 sayı önde girmişken önce maçı, ardından bir daha maç kazanamadan seriyi ve kupayı Miami’ye veren, sonraki yıl normal sezonu birinci bitirip play-off’un ilk turunda sekizinci Golden State’e elenen, takip eden üç yılın ikisinde de yine ilk turu bile geçemeyen, ikinci turu görebildiği 2009 play-off’larında da Denver tarafından ezip geçilen Dallas için tanıdık bir durum tekrarlanıyor gibiydi. Herhangi bir NBA takipçisinin o maçtan sonra “Eh, buradan sonra da Portland alır” demesi gayet doğaldı.

Fakat Dallas bu kez o yumruğun ardından ayakta kalmayı başardı. Belki de beş yıldır hüsranın her türlüsünü yaşadıkları için, seriyi 3-1 getirecek bir maçı ellerindeyken verdiklerini değil de, herhangi bir yenilgi aldıklarını düşündüler ve etkilenmediler. Ve play-off’ların devamında Dallas artık elindeki maçları veren değil, rakibin elinde gözüken maçları söküp alan takım oldu. İkinci turun başında Staples Center’da Lakers karşısında üçüncü periyotta 16 sayı geriye düştüler ama önce o maçı, sonra da bir maçta bile yenilmeden seriyi aldılar. Konferans finalinin dördüncü maçında Oklahoma City önünde son beş dakikaya 15 sayı geride girdiler ama muazzam bir Nowitzki performansıyla maçı uzatmmada kazandılar ve Portland serisinin tersine 2-2 yerine 3-1 olan seriyi resmen değilse de fiilen orada kazandılar. Finalde aynı oyunu bir daha sahnelediler. Miami’deki ikinci maçın bitimine 7 dakika kala Heat 15 sayı önde ve 2-0’ın büyük avantajını kazanmanın eşiğindeydi. Dallas, Heat’in 2006’daki üçüncü maçta gerçekleştirdiğine benzer bir dönüşle maçı alıp serinin kaderini değiştirdi. Sonrası malum...

Şampiyonluğun en çok yakıştığı adam Dirk Nowitzki’nin altıncı maçtan sonra söylediklerine kulak verelim: “Kariyerimin ilk yıllarında bu şampiyonluğu kazansaydım, belki de 13 yıldır oyunumu geliştirmek için bu kadar çalışmayacaktım” diyor açıksözlülükle. Yazılı olmayan ama iyi bilinen ve özellikle NBA çevrelerinde sıkça anılan bir kuraldır: Şampiyon olmak için önce o yolda hayalkırıklıkları yaşamak gerekir. Dallas bu konuda doktora yapmış bir takımdı. Nowitzki neredeyse son on yıldır şampiyonluk parolasıyla yola çıkan ama hep takılan Mavericks kadrolarının hepsinde yer alan adamdı. Jason Kidd 2000’lerin başında can verdiği New Jersey Nets’le iki kez final oynamıştı ama kadro Kidd’in hareket ettirdiği bir kadavra gibi olduğundan ve Doğu’nun o yıllardaki feci halinden yararlandıklarından daha fazlası mümkün değildi, daha sonra da şampiyonluğa yaklaşamadı bile. Shawn Marion 2000’lerin ortasında harika Phoenix Suns takımlarında yer aldı ama önlerine iki kez San Antonio, bir kez de sakatlıklar çıktı. Ve Rick Carlisle... Kimse onu şampiyonluğu kaçırmış bir koç olarak hatırlamaz. Oysa 2003’te başına geçtiği Indiana Pacers’la daha ilk yılında normal sezonu birinci bitirmişti ve konferans finalinde Reggie Miller Tayshaun Prince’den o tarihi bloğu yemeseydi seride 2-0 öne geçip, o sezon şampiyon olan Detroit’i muhtemelen eleyeceklerdi. Sonraki sezonun başında NBA’in en iyi takımı görüntüsündeydiler ama malum “The Palace Kavgası” yaşandı, sezon gitti. Bir sonraki yıl yine en iyi takım onlar gibiydi ama Ron Artest rahat duramayıp takasını istedi ve o mğüthiş takım o noktadan sonra dağıldı. Acayipliklerden biraz uzak durabilseler Carlisle o takımla birkaç şampiyonluk kazanabilirdi. Olmadı, o da aç kaldı.

Aslında Miami de hayalkırıklığı yaşama şartını yerine getirmiş bir takım olarak finale geldi. Belki birlikte ilk yıllarıydı ama James Cleveland’da bir kez final oynamış, son iki yıldır da takımı favori konumundayken play-off’ta üzülmüştü; Wade, Haslem gibi takımın eskileri zaten hem şampiyon olmuş hem de o yolda kaybetmişlerdi. Bosh, Miller, Jones gibi bu tip takımlarda yer almamış ama başarıya aç oyuncular da resmi tamamlıyordu. Ancak takımların karakterlerini öncü oyuncuları belirliyor ve LeBron James bu seride geçmiş tecrübelerin çok hırslandırdığı, kazanamadıkça eksikleri üzerine daha fazla çalışıp buraya gelmiş bir oyuncu gibi gözükmedi. Olağanüstü yetenekleriyle uçup kaçarken hiçbir zaman fazla ihtiyaç duymadığı ve diğer birçok özelliğine kıyasla çok zayıf kalan şutu ve sırtı dönük oyununa gün gelip aradığında yanında değillerdi. Bildiği yöntemler önündeki problemi çözmeye yetmeyince afalladı ve kilitlenip kaldı sanki. Belki de kendisini ilk kez yetersiz hissetti.

LeBron lise günlerinden beri, yani yaklaşık on yıldır etrafı sırtını sıvazlayıp alkış tutan, onu kendi kendisine “Kral” dedirtecek ve sırtına “Chosen One” (Seçilmiş Kişi) dövmesi yaptıracak kadar havaya sokan birtakım adamlarla dolu bir genç adam. Muhtemelen hiçbir zaman eksikleri olabileceğini düşünmedi, etrafındaki gürültü ona bu fırsatı vermedi. Oysa hep kıyaslandığı Michael Jordan’ın efsaneliğe uzanan yolunda önce North Carolina Üniversitesi’nde Dean Smith, ardından Chicago Bulls’ta Phil Jackson karşısına çıkmış ve onu doğru yönlendirmişlerdi. Bir başka rakibi Kobe Bryant NBA’e adım attığı günden beri Jerry West gibi bir efsaneyi yanıbaşında buldu ve sonra onun da yolu Jackson’la kesişti. Kavgalar ettiler, hatta Jackson onun takas edilmesini istedi ama bütün bu çatışmalar Kobe’nin daha iyi bir oyuncuya dönüşmesine katkıda bulundu. Pat Riley ona benzer bir rehberlik yapabilecek mi ya da LeBron bu defa kendi kendine bir özeleştiri yapıp eksiklerinin üzerine gidebilecek mi, göreceğiz.

2007’de finalde süpürülmüşlerdi ama o takımın oraya gelmesi bile başarıydı ve kimsenin LeBron’a diyecek bir şeyi yoktu. 2009’da “şampiyon olur” denilen takım konferans finalinde Orlando’ya elendi ama LeBron elinden gelen her şeyi yapmış ve harika oynamıştı, yine kimse bir şey diyemezdi. Geçen yıl yine favoriyken Boston’a elendikten sonra herkes özellikle beşinci maçtaki oynamak istemiyor gibi halini sorguluyordu ki, o takım değiştirdi ve Cleveland’da şampiyonluk kazanmak için yeterli bir takım olmadığını ima etti, bombayı elinden attı. Nitekim bu yıl finale kadar gelip ilk maçı da kazanmalarının ardından çoğu kişi “Evet, takım değiştirdi, Cleveland’lıları kırdı ama kararı, yani “The Decision”ı doğru vermiş, bak şampiyon olacaklar” demeye başlamıştı. Ama bugün gelinen noktada ondan daha büyük sorumlu, eleştirileri göğüslemesi gereken daha önemli birisi yok. LeBron James artık kendisiyle yüzleşmek zorunda.

Yorum yazabilmek için ya da .

Merhaba

ntvspor.net sitesi tüm kullanıcılara ücretsiz olarak sunulmaktadır. Siteyi üye olmadan ziyaret edebilir ve sayfalarını gezebilirsiniz.

Ancak kullanıcılar için hazırlanmış kişiselleştirilebilir özellikleri kullanabilmek için siteye üye olmanız gerekmektedir. Böylece;

  • Sayfaları istediğiniz gibi özelleştirebilir
  • Haberlere yorum yapabilir
  • Beğendiğiniz haberleri saklayabilir
  • ve arkadaşlarınızla daha rahat iletişime geçebilirsiniz.

Kullanıcı Sözleşmesini kabul ediyorum

okudum

* Zorunlu alanlar boş geçilemez.
Öneriniz gönderiliyor...