Aslan hep yaralı
Adnan Bostancıoğlu
Adnan Bostancıoğlu
Tüm YazılarıDaha yetenekli, teknik kapasitesi daha yüksek oyunculardan kurulu takım, “Büyük Usta”nın da devreye girmesiyle rakibine üstünlük sağladı
Önce iki hususa değineyim.
Birincisi... Takımlar sahaya çıkarken Arena'daki görüntü hakikaten muhteşemdi. Bizde Galatasaray-Fenerbahçe derbilerine biraz da medya gazıyla “dünya derbisi” denir ama pek aslı yoktur. Bu işler, iki takımın taraftarlarının ya da tüm ülkenin içine girdiği hezeyanın dozuyla değil, daha somut göstergelerle, sözgelimi maçı dünyada kaç televizyon kanalının yayınladığıyla ilgilidir. Neyse, diyeceğim şu: Tribünler bir “dünya derbisi”nin fonunu aratmayacak kadar güzeldi.
İkincisi... Maçtan önce yapılan saygı duruşu. Tüm stada teşekkür etmek gerekiyor herhalde. Öteden beri saygı duruşu adabı pek olmaz bizim tribünlerde. Birileri başlangıçtaki sessizliği hep fırsat bilir; aklı başında herkesi utandıracak bağırış çağırış, ıslık falan birbirine karışır. Bu defa gayet başarılı bir saygı duruşuna tanıklık ettik.
Maçın teknik analizini bir kenara bırakalım. Bol bol yapılıyor/yapılacak. Esasen tıpkı önceki Galatasaray-Fenerbahçe derbileri gibi ve üstelik bu defa daha şiddetli biçimde psikolojik bir savaş yaşandı. Nitekim, Kazım'ın golünden sonra sahadaki tablo bu durumun güzel bir resmini veriyordu. Klişe tabiriyle “yaralı aslan” golle birlikte kendisine yönelik eleştirileri, dahası hafife alma tavrını cevaplamanın moraliyle adeta “eski güzel günlerdeki” Galatasaray hüvviyetine büründü. Şampiyonluk yolunda ilerleyen Fenerbahçe ise yakın zamanın neredeyse tüm derbilerinin aksine ilk golü kalesinde görünce şaşırdı, sarsıldı ve uzun süre bocaladı. Ters giden bir şeyler vardı! Ta ki, sarı kırmızılıların en azından ilk yarıyı bu skorla bitirme hesabına girip geriye yaslanmalarına kadar... Bu hesabın faturası iki sarı kart oldu. Biri Servet'in tamamen alakasız bir yerde, Gökhan Zan'ın ise zaruri olarak gördüğü sarı kartlar... Böylece Galatasaray savunmasının göbeği maçın kalan bölümünü “diken üstünde” geçirmek zorunda kaldı.
İlk yarıya ilişkin iki hadiseden söz etmezsek olmaz! Olaylar 25 ve 26. dakikalarda cereyan etti.
Birincisi... 25. dakikada, ekranda Lugano'nun görüntüsü belirdi. Uruguaylı yerde yatıyordu. Bir eli yüzünde, diğeri göğsünde... Zor nefes alıyor. Çırpınıyor. Ne çırpınması, adeta can çekişiyor! İnsan düşünmeden edemiyor, “Yaşasa bile futbol hayatı bitmiş olmalı, yazık!” Aradan yaklaşık 40 saniye (dakika değil, saniye) geçiyor. Fenerbahçe korner kullanacak. Bakıyoruz Lugano Galatasaray cezasahasında gol arıyor. Ne diyeyim? İnsan böyle böyle soğuyor bu güzelim oyundan.
İkincisi... Şu az önce sözünü ettiğim korner atışı. Alex köşe gönderine gidiyor. Su zamazingoları yağmaya başlıyor. Dakika 26 ve Galatasaray 1-0 önde. Pes, diyorum! Tabii maçın sonlarına doğru Volkan'ı sıyırıp geçen, cezasahasının çimleri üzerinde kuzu gibi yatan 35'lik rakı şişesini görünce, su atanlara diyecek bir şeyi kalmıyor insanın...
İkinci yarı Galatasaray da pozisyon buldu ama genelde Fenerbahçe üstündü. Aslında şöyle demek daha doğru herhalde: Daha yetenekli, teknik kapasitesi daha yüksek oyunculardan kurulu takım, “Büyük Usta”nın da devreye girmesiyle rakibine üstünlük sağladı. Alex de Souza, Türkiye'ye bugüne kadar gelen gelen en başarılı yabancı futbolcu olduğunu yine gösterdi. 1.75 boyuyla, Servet (1.91) ve Gökhan Zan'ın (1.92) arasından yükselip topu kafayla kalecinin uzanamayacağı köşeye gönderdiğinde bu gerçeği bir kez daha idrak ettik.