Yukarı Çık

Güzel bir bahar akşamı

Adnan Bostancıoğlu

Adnan Bostancıoğlu

Tüm Yazıları
E-Posta Adresi[email protected]

Taşkın Abbasağa’da oturuyor. Beşiktaş maçına hiç gitmemiş. Olacak şey değil! Bir süredir kafamı didikliyordu; beni maça götür diye...

Taşkın Abbasağa'da oturuyor. Beşiktaş maçına hiç gitmemiş. Olacak şey değil! Bir süredir kafamı didikliyordu; beni maça götür diye... Ben bu sezon maça gitmeme kararı vermiştim. Gerçi sezon içinde kararımı birkaç defa ihlâl ettim ama herşeye rağmen yine de "iyi dayandım". Her karşılaşmamızda Zeki uyardı: "İnat etme, Beşiktaş'la savaşılmaz!" Tabii Beşiktaş'la "savaşacak" halim yok ama Yıldırım Demirören'in tarzında beni hasta eden birşey vardı. Tepkim takıma değil, yönetimeydi. Uzatmayayım...
Taşkın'ın hatırını kıramazdım. Genç bir dostumuzu İnönü'nün büyülü atmosferinden mahrum etmek yakışık almayacaktı. "Saat 6 gibi Çarşı'ya in" dedim.
Ben daha erken gittim. Hayati kombinelerle "canım ciğerim"de bekliyordu. "Canım ciğerim" dediğime bakmayın, mekânın sahibi Celil beyin her daim kullandığı bir hitap tarzı olmasından geliyor bu isim. Kartal Restoran'dan bahsediyorum. Bizim ekibin mesken tuttuğu, mütevazı ve ziyadesiyle "hoşgörülü" bir mekân. Hoşgörülü olmasalar, Hayati yıllarca takılamazdı zaten.
Vakit gelince Köyiçi'nden çıkıp yola koyulacağız, Taşkın tutturdu: "Ben bira alıp içerek yürüyeceğim!"
"Yahu bırak" dedim, "40 yıllık holigan mısın sen?"
"Olmaz, adettendir."
Boyun eğdim. Madem bir işe giriştik, bari hakkını verelim.
Siyah beyaza bürünmüş cemaate uyup Dolmabahçe'den İnönü'ye yürürken Taşkın'ın keyfine diyecek yoktu. Gördüğü her işportadan bir aksesuar aldı; atkı, örgü, bileklik...
* * *
Santra vuruşu yapılırken Kapalı'daki yerimizi aldık. Dostlarımız biraz kinayeli baktı, "sonunda geldin mi" der gibi... "Eh, sezonun son maçı, takımla helâlleşmek lâzım" dedim.
Eski güzel günleri hatırlatan bir tezahüratla başladı tribünler o akşamki "programına": "Efsane oldun tarihe Beşiktaş / Aşık oldum renklerine Beşiktaş..." Dakikalarca huşu içinde terennüm edildi. Önce Kapalı Üst-Alt, sonra Kapalı-Yeni Açık, ardından Kapalı-Numaralı... Bir caz şarkısı gibi, "soru-cevap" karşılıklı sürdü gitti, bütün stadı dolaştı tezahürat...
Ligde Beşiktaş'ın da Eskişehir'in de bir alıp veremediği kalmamış; haliyle gerilime sebep olacak bir durum yok. Zaten iki takım da efendice oynuyor. Gerçi sahadaki futbolla ilgilenen neredeyse yok gibi... Hatta Eskişehir'in golü geldiğinde, tribünler hiçbir şey olmamış gibi tezahüratlarına ara vermeden devam ediyor. Taraftar kendi eğlencesinde. Es-es'liler bile tribünleri dolanan Meksika dalgasına eşlik ediyor. Güzel şeyler bunlar...
* * *
Evet, herkes kendi eğlencesinde ama hakkını yemeyelim; Quaresma'nın çalımları ve acımasız fuleleri, Guti'nin ölümcül ara pasları, Fernandes'in akrobatik futbolu da o eğlencenin bir parçası oldu; hele attığı gol, gözümüzün pasını aldı. Bu köşenin devamlı okuru bazı dostlar muhtemelen sitem edecekler; "Sen değilmiydin, daha önceki yazılarda yıldız futbolculara atıp tutan? İş seyretmeye gelince yelkenleri indiriyorsun" diye... Hayır, benim itirazım yıldız oyunculara değil; itirazım, takımın yıldızlardan oluşmasını başarının garantisi olarak görmeye! Zaten netice ortada. Değil mi?
Sadece İber yarımadalılar değildi, tribünlerin dikkatini yönelttiği oyuncular. Atınç ve Rıdvan da alıcı gözüyle seyredildi. Sanırım, ikisi de "geçer not" aldılar. Necip'ten hiç söz etmiyorum. Beşiktaş'ın bu sezon en büyük kazancı o.
Hasılı, güzel bir bahar akşamıydı. Maç bitti, tribünler takımla helâlleşti; yeniden Köyiçi'nin yolunu tuttuk. Taşkın mı? Yol boyu biraz düşünceliydi. "Neyin var, eğlenmedin mi" diye sordum. "Çok eğlendim, çok mutluyum" dedi, "ama para biriktirmem lâzım, seneye kombine alacağım!"