Yukarı Çık

Bizim neyimiz eksik?

Mehmet Sevinç

Mehmet Sevinç

Tüm Yazıları
E-Posta Adresi[email protected]

Sırbistan tenisinin son ve ülke olarak en büyük başarısıysa geçen hafta sonu (3-5 Aralık 2010) yaşandı. Novak Djokovic önderliğindeki Sırbistan tarihinde ilk kez Davis Kupası’nı kazandı.

Sırbistan son yıllarda teniste ciddi başarılar yakaladı. Ancak ne yazık ki daha büyük olanaklara sahip Türkiye henüz onlarla boy ölçüşebilecek seviyede değil.

Sırbistan yaklaşık 7.5 milyon nüfuslu, Türkiye ile kıyaslandığında küçük bir balkan ülkesi. Bu topraklarda yaşam 500 yılı aşkın süre Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olarak devam etti. Slobodan Milosevic önderliğindeki Sırpların önce Eski Yugoslavya'dan, sonra da Karadağ'dan ayrılması oldukça kanlı oldu. Fakat biz onları son yıllarda siyasetten çok spordaki ve bilhassa tenisteki başarılarıyla tanıyoruz. Çünkü bu toprakların çıkardığı sporcular, ülkeleri adına siyasilerden daha pozitif işler yapıyor.  

Onlar dikkatimizi ilk olarak 2007 yılında çekmişlerdi. Novak Djokovic'in Montreal Masters'ı kazanması, tenisi bırakmanın eşiğine gelen Jelena Jankovic'in dünya sıralamasında ilk üçe girmesi ve güzelliğiyle film yıldızlarını kıskandıran Ana Ivanovic'in Roland Garros'ta finale yükselmesi bir anda tüm dikkatlerin bu küçük balkan ülkesi üzerinde toplanmasını sağlamıştı.

Bu oyuncuların hepsinin ortak özellikleriyse; sempatik, dışa dönük ve eğitimli olmalarıydı. Fakat aynı zamanda hepsi zor koşullar altında ve ekonomik zorluklar eşliğinde büyümüşlerdi. Çünkü bu oyuncular gelişirken ülkelerinde savaş vardı. Ancak bu zorluklar onları belki de şu anda bulundukları konuma çıkardı. Küçükken yaşadıkları güçlükler onları hırslandırdı ve bu hırsları onları tenis dünyasının zirvesine taşıdı.

2008'de Djokovic'in Avustralya Açık'ı kazanması, aynı yıl Ana Ivanovic'in Roland Garros'ta mutlu sona ulaşması ve Jelena Jankovic'in dünya klasmanında bir numaraya yükselmesi Sırbistan'da tenisin patlamasını sağladı. Yaşanan bu başarılar ve oluşan sinerjiyle hükumet olaya el attı ve tüm ülkeyi kapsayan bir tenis geliştirme seferberliği ilan edildi. Her şehre açılan tenis kortları ve akademileri ilerleyen yıllarda yetişecek yeni Sırp yıldızların da habericisiydi. Eskiden sadece su topu ve basketboldaki başarılarıyla tanıdığımız Sırplar artık tenisin gücünü de keşfetmişti.

Tabii ki bu tenisçilerin yetişmesi kolay olmadı. Ana Ivanovic henüz 5 yaşındayken bir başka Sırp tenisçi Monica Seles'in Roland Garros'taki şampiyonluğunu gördü ve tenise merak sardı. Ancak ilk yıllar pek de kolay geçmedi. Hatta kış aylarında tesis yetersizliğinden dolayı antrenmanlarını boşaltılmış bir havuzda yapmak, antrenman saatlerini Nato bombardımanına göre ayarlamak zorunda kaldı. Bu zor şartları Novak Djokovic'in annesi Dijana; “Evde olmak kortta olmaktan daha riskliydi” sözüyle özetliyor. Lafı uzatmaya gerek yok. Sırbistan'ın teniste yakaladığı bu kuşak bu savaş ortamından biten ve zaferlere ulaşan bir kuşak.

Sırbistan tenisinin son ve ülke olarak en büyük başarısıysa geçen hafta sonu (3-5 Aralık 2010) yaşandı. Novak Djokovic önderliğindeki Sırbistan tarihinde ilk kez Davis Kupası'nı kazandı.

Son güne 2-1 geride giren Sırbistan, Fransa karşısında üst üste 2 tekler maçı kazanarak şampiyon olurken bu zafer tüm dünyaya flaş haber olarak geçti. Yani Sırbistan tenis sayesinde adını bir kez daha tüm dünyaya duyurdu.

Tabii ki tüm bu başarıları Sırbistan'a bağlamak doğru değil. Sırbistan henüz çiçeği burnunda bir ülke. Sporun temelleri de Yugoslavya'ya dayanıyor. Ancak yakalanan başarı ve bu başarıyı ortaya çıkaran kuşağın yetiştiği ortam da herkesin malumu. Burada sorulması gereken soru; bizim neden daha rahat şartlarda buna benzer başarılar yakalayamadığımız. Yoksa bizim gelişmemizi engelleyen küçük başarılarla yetinme eğilimimiz mi?